“SHP-HEP seçim işbirliği İnönü’nün demokrat ve erdemli olduğunu gösterir.”
Işıklar: “Baykal bu işbirliği ile meclise girmiştir ve o dönemde hiçbir tepki göstermemiştir” dedi.
SHP MYK üyesi ve HEP eski Genel Başkanı Fehmi Işıklar’ın açıklaması şöyle:
“1991 yılında SHP ile HEP’in seçim işbirliği, demokrasi açısından ciddi bir kazanımdır. Bu seçim işbirliği aynı zamanda Sayın Erdal İnönü’nün ne kadar demokrat, hoşgörülü ve erdemli olduğunu göstermektedir.
Deniz Baykal SHP-HEP işbirliğine daima karşı çıktığını, işbirliğinden hemen sonra SHP’den ayrıldığını söylüyor. Bu söylenenler doğru değil. Zaten tarih de bunu yalanlıyor. O dönemde seçilen tüm milletvekilleri, Baykal da dahil bu işbirliğinden yararlanmıştır. Böyle bir işbirliğini içine sindiremeyen politikacı o günlerde tepki gösterir, açıklama yapar, aday olmama hakkını kullanır ve seçime girmezdi. Baykal’ın o dönemde böyle bir açıklaması olmamıştır, seçime de girmiştir.
Seçimlerden hemen sonra toplanan SHP Kurultayı’nda Genel Başkanlığa aday olmuştur. İnsan eleştirdiği ve ayrılmak istediği bir partinin en sorumlu görevine talip olmaz. Nitekim Baykal Genel Başkanlığı kaybettikten sonra SHP den istifa ederek CHP ye geçmiştir. Bu aşamada bile SHP-HEP seçim işbirliğini eleştirmemiştir. Baykal’ın SHP’den istifa ederek CHP’ye geçmesi, SHP’de İnönü’nün karşısında sürekli genel başkanlığı kaybetmesinden kaynaklanmıştır.
Baykal’ın bu nedenle suçluluk telaşına düşmesi gerekmiyor. Bu telaşla, o dönemde milletvekili sayısı 450 olduğu halde şaşkınlıkla bu sayıyı 550’ye çıkararak 550 kişiden biriydim diyebilmektedir.
Halkımız açlık ve sefaletle boğuşurken, bu duruma çözüm bulmak için yapılacak tartışmalar yerine birkaç seçim öncesini, 15 yıl öncesini tartışmak ne halkımıza ne bu tartışmayı yapan siyasetçilere ve ne de partilerine bir yarar sağlamaz.”
SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’ın, 20 Mart 2007 tarihli Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı açılış konuşması:
Önce tüm yurttaşlarımızın; Asya, Kafkasya ve Ortadoğu halklarının Nevruz Bayramı’nı kutluyorum. Yeni dönemin, bu yeni yılın bize, tüm bölge ülkelerine, tüm bölge halklarına barış, bereket, dostluk, istikrar, huzur getirmesini diliyorum. Yarın ülkemizin değişik yerlerinde Nevruz Bayramı’yla ilgili olarak örgütlenmiş etkinliklere katılacak yurttaşlarımızın tahriklere kapılmadan bayramı doya doya yaşamalarını diliyorum.
Bugün Irak’ın işgalinin 4. yılı. Bundan 4 yıl önce yoğun bombalamalarla, büyük bir şokla, dehşetle Irak Savaşı başlatılmıştı. Irak Savaşı’ndan hem bölge yöneticilerinin hem de dünya yöneticilerinin, bilim insanlarının, önemli sonuçlar çıkartması gerektiği inancındayım. Saddam Hüseyin, Irak Savaşı’nın bütün savaşların anası olacağını söylemişti. Bu ne kadar doğru bilemiyorum ama herkes için Irak Savaşı’ndan çok ciddi, çok önemli derslerin çıkarılması gerektiğini biliyorum.
Bence 1. ders uluslararası antlaşmazlıklarda savaşın kullanılmasının bir sonuç getirmeyeceğidir. Aslında bu biliniyordu. Her savaş uluslararası antlaşmazlıklarda bir sonuç getirir denilemezdi. Savaşların sonuç getirmeyenleri de vardı. Ama bu farklı. Artık, zafer de sonuç getirmemektedir. Savaşın en önemli mesajlarından birisi de budur: Zafer sonuç getirmemektedir. Çok kısa bir süre içinde ABD “zafer” elde ettiğini ilan etti. Dünya bunu böyle kabul etti. Ama ABD’nin o zaferinin sonuç getirmediği görüldü. Bu ABD için, ABD’yle birlikte bu savaşta yer alan işgalci güçler için önemli bir mesaj. Bence herkes için çok önemli bir mesaj. İkinci ders şudur; bu savaşla birlikte asimetrik güçlerin, en az ulus devletlerin güçleri kadar ateş ve atış gücüne sahip oldukları görülmüştür. Bu Irak için de geçerlidir; Lübnan için de geçerlidir. İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında Hizbullah Kuzey İsrail’e 33 günde II. Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye atılan roket ve füzelerden daha fazla roket ve füze atmıştır. Çok büyük bir askeri güç olduğu düşünülen İsrail’in başarısızlığının altında yatan bir neden de budur.
Üçüncü ve son olarak direnişçilerin savaş ortamında, savaş alanında değişimi daha kolay yakaladıklarını, kullandıklarını ve işgalcilerin teknolojik güçlerini bu şekilde dengeleyebildiklerini söylemek olanaklıdır. ABD 3 hafta içinde Irak’ta zafer ilan etti. 3. yılın sonunda, işgalin 3. yılında direnişçiler ABD’nin ileri teknolojisine, ileri savaş gücüne uyum sağladılar. Neredeyse onunla aynı düzeye geldiler.
Bu büyük trajedinin bölgemize, insanımıza, daha fazla zarar vermeden son bulmasını diliyorum. Bu arada Türkiye hükümetine de Irak yönetimiyle ivedi olarak görüşmeye başlaması çağrısını bir kez daha dile getirmek istiyorum. Irak’ta yapılan ABD’nin, Suriye’nin, İran’ın Büyükelçileri’nin de katıldığı toplantı önümüzdeki ay İstanbul’da tekrarlanacak. Türkiye böyle bir beklenti içinde. Hiç kuşkusuz Bağdat’ta yapılan toplantı da önemli, İstanbul’da yapılacak olan toplantıyı da önemsiyoruz. Ama öyle anlaşılıyor ki bu toplantıların gündemi Irak’ın iç güvenliği ve ABD’nin güvenliğidir. Türkiye-Irak ilişkilerinin burada ele alınması ve bu platformda çözülmesi söz konusu olamayacaktır. O nedenle Türkiye’nin Irakla görüşmeleri ivedilikle, hem de içinde bulunduğumuz dönemdeki olası gelişmeleri dikkate alarak, başlatması zorunluluğu bulunmaktadır.
Bir konuya daha değineceğim. AB’nin dönem başkanı ve Almanya’nın Başbakanı Angela Merkel Fransa’nın Figaro ve İtalya’nın Republica gazetelerine verdiği demeçte, gelecek 50 yılın sonunda Türkiye’yle AB ilişkilerinin daha da iyileşeceğinden emin olduğunu söylemiştir; lütfetmiştir. Gerçekten çok merak ediyorduk. Gelecek 50 yılın sonunda şimdi anlamış bulunuyoruz ki biz üye olmayacağız. Bir üyelik söz konusu değil. AB ile daha iyi ilişkiler içine gireceğiz yalnızca.
Sayın Merkel’e ve sayın Merkel gibi düşünenlere iki tane önemli olguyu anımsatmak istiyorum. Bunlardan birisi, birkaç gün önce Dünya Bankası tarafından hazırlanan Türkiye ve Avrupa İşgücü Raporu’dur. Dünya Bankası AB’nin, Avrupa’daki işgücünün 1995 düzeyinde korunması için 79 milyon göçmen çekeceğini ileri sürmektedir. Böyle bir olasılıktan söz etmektedir. İsterseniz bir daha söyleyeyim: 1995 yılındaki işgücü piyasasının verilerini korumak için AB’ye üye ülkelerin gelecek 50 yıl içinde 79 milyon kişiyi göçmen olarak kabul etmesi gerekmektedir. İlginç bir değerlendirme. Dünya Bankası’nın bu değerlendirmesinin içinde Türkiye için de bir bölüm var. Dünya Bankası Türkiye’nin aktif nüfusunda yani işgücünde önümüzdeki 50 yılda 16 milyonluk bir artış olacağını tahmin etmektedir. Türkiye 16 milyonluk artışla AB’ye Dünya Bankası’nın değişik varsayımlarına göre 12 milyon kişiyi gönderebilecektir.
Bunu şunun için özetledim. Türkiye’nin AB’yle ilişkilerinde en temel sorun olarak işgücü dile getirilmektedir. Yani en sorunlu alanda AB’nin gelecek 50 yıl sonunda Türkiye’ye çok ciddi olarak gereksinmesi olacaktır. Bir konuya daha değinmek istiyorum. O da enerji konusu. AB geçenlerde enerji konusunda çok önemli bir çalışmayı görüştü; karara bağladı. ‘Green Paper’ adını verdikleri bir çalışma. Bunu ‘Yeşil Rapor’ diye çevirebiliriz. Bu Rapora göre AB’nin önümüzdeki 25 yıl içinde enerji alanında 1 trilyon Avro’luk yatırım yapması gerekmektedir. Rekabetçi ve güvenilir bir enerji piyasasının yaratılması için AB’nin gereksinme duyduğu yatırım büyüklüğü budur. AB enerji gereksinmesini çok büyük bir ölçüde Türkiye üzerinden karşılamak durumundadır. AB’nin özellikle doğalgazda yararlanacağı iki proje Türkiye üzerinden geçmektedir. Bunlardan bir tanesi ünlü Nabucca Projesidir. Öbürü Güney Balkanlar hattıdır.
Ben bunları dikkate alarak sayın Angela Merkel’in bu değerlendirmesinin bu iki açıdan yanlış olduğunu dile getirmek istiyorum. Aslında başka yanlışlıklar, başka eksiklikler de var. Şimdi buradan hareketle hükümete bir çağrıda bulunmak istiyorum. Çağrım şudur: Bundan sonra AB Türkiye’ye tarih vermeden Türkiye’nin AB’yle ciddi bir müzakere yürütmesi söz konusu olmamalıdır. Artık tarih verme zamanıdır. AB nasıl en son üye olan 10 ülkeye tarih vermişse, Türkiye’ye de artık tarih vermelidir; vermek zorundadır. Tarih verilmeden Türkiye’nin ciddi herhangi bir müzakere yapması söz konusu olmamalıdır. Bir önerim budur. İkinci önerim de Türkiye’nin bütün gücünü, bütün enerjisini Gümrük Birliği’ni iyileştirilmesi için kullanmasıdır
SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’ın, 13 Mart 2007 tarihli Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı açılış konuşması:
Türkiye’nin gündeminde iki tane önemli seçim bulunmaktadır: Cumhurbaşkanlığı seçimi ve T.B.M.M seçimi. Size bununla bağlantılı olarak 8 Mart günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan son derecede ilginç bir anket aktarmak istiyorum. Anket, Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle kadın yurttaşlarımız arasında yapılmış. Kendilerinden 2007 yılında Türkiye’nin önemli konularını, önemli sorunlarını sıralamaları istenmiş. Birinci sırada Cumhurbaşkanlığı seçimi görülüyor. İkinci sıraya Irak sorunu, Kerkük sorunu yerleştiriliyor. Üçüncü sıraya AB konusu konuluyor. TBMM seçimini, anketi yanıtlayan kadın yurttaşlarımız ancak dördüncü sırada görüyor. Bu son derecede ilginç. Bana göre bu bir ümitsizliğin ifadesidir. Kendisinden bir şey beklenmeyen bir seçim ile karşı karşıya bulunmaktayız. Bana göre bu demokrasimiz için son derece vahim bir durumdur. İki önemli seçimden birincisi olan Cumhurbaşkanlığı seçimi esas olarak bitmiştir, geriye işin biçimi kalmıştır. İşbirliği, güç birliği yapılamaması nedeniyle Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde merkez sol ve merkez sağ partiler yetersiz ve etkisiz kalmıştır. Ben merkez solla ilgili değerlendirmemde yalnızca CHP’yi eleştirmiyorum. Bir sol parti olarak SHP’nin de Cumhurbaşkanını halkın seçmesi tezi ya da görüşü doğrultusunda yeterince sonuç alamadığını bir özeleştiri anlamında dile getirmek istiyorum.
Merkez solda Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili iki tane düşünce ortaya konmuştu: Bunlardan birincisi, SHP’nin 2006 yılı boyunca yapmış olduğu kampanya çerçevesinde ortaya koyduğu görüş ve yaklaşımdı; Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesini öngörüyordu. Tek milletvekilimizin, sayın Genel Sekreterimizin TBMM platformundaki girişimlerine karşın maalesef biz SHP olarak istediğimiz sonuçları alamadık. İkinci öneri ya da yaklaşım CHP tarafından dile getirilmişti. CHP TBMM seçimlerinin yenilenmesini, erkene alınmasını, yeni Meclis’in yeni Cumhurbaşkanı’nı seçmesini önermişti. Aslında bu önerinin gereğinin yerine getirilme olanağına CHP fazlasıyla sahipti. Ancak CHP’li milletvekillerinin istifa etmemeleri, sine-i millete dönmemeleri nedeniyle bu da olmadı. Şimdi CHP Anayasa Mahkemesi nezdinde bir sonuç elde etme arayışı içine girdi.
Bir tarihte Sosyaldemokrat Halkçı Parti yönetiminin, özellikle o dönem SHP Genel Başkanı sayın profesör Erdal İnönü’nün Anayasa Mahkemesi nezdindeki çeşitli girişimlerinin nasıl eleştirildiğini çok iyi anımsıyorum. O dönemdeki parti içi muhalefetin ‘siyaset yapın, mahkeme kapılarında sonuç arayışı içinde olmayın’ şeklindeki eleştirileri hala belleğimde. Şimdi o eleştirileri yapanların benzer bir arayış içinde olmalarını hazin buluyorum. Ama önemli olan bunun da sonuç verici olmamasıdır. Artık 11. Cumhurbaşkanımızın kim olacağı meselesine kalmıştır bütün süreç. Bunun kararını da AKP Genel Başkanı, AKP’nin merkez organları verecektir. Ben bunları işbirliği, güç birliği yapmamanın bir bedeli ya da sonucu olarak bunları dile getiriyorum.
16 Nisan tarihinden itibaren adaylıklar konulacak, en geç 16 Mayıs tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlanacak. Çok büyük bir olasılıkla Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından yeni bir hükümet kurulması gündeme gelecek ve Türkiye hemen onun ardından hızlı bir biçimde, yoğun bir biçimde Meclis seçimleri sürecine girecek. Siyasi partiler merkez hareketlilik içindeler, bir sonuç elde etmeye çalışıyor. Merkez sol olarak biz de yapalım diye değil, TBMM’ye daha çok sosyal demokrat milletvekili sokalım düşüncesiyle de değil; ama halkımızın ve yurdumuzun önüne sol bir seçenek koymak için; yurtta ve bölgede barış için, toplumsal barış için; yoksulluğu yenmek için, işsizliği önlemek için; üretim artarken gelir dağılımın iyileştirmek için; çağdaş değerlerimizi, cumhuriyetimizin temel değerlerini korumak için sol partilerin seçim ittifakı yapmalarını yaşamsal ölçüde gerekli gördüğümü bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Bu çağrım doğrudan CHP’yedir. DSP’nin sayın Genel Başkanı’nın, DSP yönetiminin bu konudaki içten çağrılarını, içten yaklaşımlarını duyuyoruz, izliyoruz, biliyoruz, kendilerinden öğreniyoruz. O nedenle çağrım CHP’yedir diyorum. Eğer seçim ittifakını yapamazsak ikinci seçim de yitirilmiş olacaktır. Ortada çok büyük bir vebal bulunmaktadır. CHP’nin sayın Genel Başkanı, CHP’nin sayın PM üyeleri, CHP’nin sayın milletvekilleri lütfen otobüs anlayışını bir yana bırakın; lütfen “milletvekili adayı gösteririz” şeklindeki yaklaşımı bir kenara koyun; lütfen ittifaka evet deyin. “Bir milletvekili sayısı pazarlığı yapılacakmış, CHP bu partilerle niye milletvekilliği pazarlığı içine girsin” diyen köşe yazarlarına da sesleniyorum. Yok böyle bir şey. Yanlış bilgilendiriliyorsunuz. Lütfen bu anlayışınızı bir yana bırakın, lütfen solda seçim ittifakı anlayışına destek verin.
Biraz önce söyledim önümüzde birkaç hafta var. 16 Nisan’dan sonra Türkiye’de çok şey değişmiş olacak. 16 Nisan’dan sonra Türkiye’nin gündemi kaymaya başlayacak. Bu tarihi bir çağrıdır. Önümüzdeki birkaç haftanın değerlendirilmesi için çok dostça, arkadaşça, yoldaşça bu çağrıyı MYK toplantısında CHP’nin sayın Genel Başkanı’na, CHP’nin sayın PM üyelerine ve sayın milletvekillerine iletiyorum.
{ Önceki Sayfa } { Sayfa 1 / 2 } { Sonraki Sayfa }
|